Cümleten selamün aleyküm.
İş güç, hayatın kendi karmaşası derken uzun zamandır buralara uğrayıp bir şeyler karalamıyordum. Son zamanlarda stresli bir dönemden geçtiğim için olsa gerek, gece vakti oturup bir şeyler yazma isteği geldi. Ama bugün yazmak istediğim şey ne bir dert dökme ne de bir eleştiri. Daha çok yıllar önce başlayıp sonra yarım bıraktığım bir diziyle ilgili olacak. Uzun zaman sonra Breaking Bad’i tekrar izlemeye başladım ve fark ettim ki yıllar önce izlediğim aynı dizi bu kez benim için bambaşka bir karakter üzerinden açılıyor.
Bu sefer dikkatimi en çok çeken karakter Walter White ya da Jesse Pinkman değil, anlayacağınız üzere Mike Ehrmantraut’ın ta kendisi oldu. Çünkü diziyi izledikçe, Mike’ın sadece hikâyede dolanan bir yan karakter olmadığını anlamaya başlıyorsun. Tabii belki ben böyle yorumluyor da olabilirim. Mike’ın dizi boyunca stresi ustalıkla yönetmesi ve zorluklar karşısında tabiri caizse elini kolunu sallayarak ilerlemesi benim inanılmaz ilgimi çekti.
Mike’ı izledikçe insanların stresin kaynağını aslında hep yanlış yerde aradığını düşünmeye başladım. Hepimiz üzerimize gelen baskıyı suçluyoruz. İşsizliği, parasızlığı, belirsizliği, insan ilişkilerini, geçmişi, travmaları, patronu, aileyi, sistemi. Elbette bunların hepsi birer etken. Ama bu saydıklarım bir insanı tek başına insanı yere sermez. Bizi asıl dağıtan şey, zihnin yükün altında kontrolü kaybetmesidir. Kabul etmek istemediğimiz gerçek de budur. Stresin büyük kısmı hayatın sertliğinden değil, insanın iç disiplinsizliğinden doğar. Baskı herkese gelir ama herkes aynı yerde kırılmaz. Kimisi ilk darbede dağılır ve yok olur, kimisi ise sessizleşir, odaklanır ve durumu yönetir tıpkı Mike gibi. Aradaki fark çoğu zaman şartlar değil, kontrol seviyesidir.
Breaking Bad ve Better Call Saul evreninde bunu Mike Ehrmantraut kadar net gösteren çok az karakter var. O bağırmaz, paniklemez, kendini anlatma ihtiyacı duymaz. Şikayet ederek enerji harcamaz. Duygularını ortaya çıkarmaz. Mike’ın gücü kas, gösteriş ya da karizma değildir. Gücü, kendini yönetebilmesidir. Etrafındaki birçok insan daha genç, daha hırslı, daha acımasız ya da daha parlak olabilir. Ama çoğu bir noktada kendi öfkesi, korkusu, egosu ya da sabırsızlığı yüzünden hata yapar. Mike ise hata payını mümkün olduğunca karakterinden temizlemeye çalışır.
Bence Mike’ın ilk büyük farkı, gerçeğe diğer insanlardan daha hızlı teslim olmasıdır. Çoğu insanın zihni gerçekle savaşır. Olan şeyi kabul etmek yerine ona takılıp kalırlar. Aynı sahneleri kafalarında tekrar tekrar döndürürler.
“Böyle olmamalıydı.”
“Bu haksızlık.”
“Neden ben?”
“Keşke farklı olsaydı.”
Bunlar tanıdık cümlelerdir ama işe yaramazlar. Olanı değiştirmezler. Sadece zihnimizi bulandırır. Mike bu konuda oldukça acımasızdır. Bir şey olduğunda “neden”e takılmaz, “şimdi ne yapılacak” sorusuna geçer. İnsanların çoğu stresi olayların kendisinden değil, olaylardan sonra gösterdikleri gereksiz zihinsel dirençten üretir. Gerçekle kavga etmek her zaman yorucudur. Ancak, gerçeği kabul etmek ise bizi bir adım da ileriye götürebilir, durumu netleştirebilir. Bu pasiflik değildir. Enerjiyi geçmişe değil, mevcut duruma yönlendirmektir.
İzlemiş olanlar hatırlayacaktır: Better Call Saul’daki “Five-O” bölümü bunu çok iyi gösterir. Mike, oğlunun ölümü gibi yıkıcı bir gerçekle yüzleşirken bile duygusal dağınıklığın içine gömülmez. Acısını yok saymaz ama ona teslim de olmaz. Kendine acıyan, uzun uzun konuşan ya da öfkeyi rastgele etrafa savuran biri değildir. Olanın ne olduğunu görür, bedelini bilir ve sonra hareket eder. Mike’ı farklı yapan şey hissetmemesi değil, hissettiği halde kontrolü bırakmamasıdır.
Bir diğer farkı, duyguyla kararı birbirine karıştırmamasıdır. İnsanların çoğu tam burada kontrolü kaybeder. Öfkeliyken karar verir, korktuğunda konuşurlar, incindiğinde ise tepki gösterirler ve bu duygu durumu karşısında hatalarını anladıklarında “bu benim karakterim, içimden geldiği gibi ne hissediyorsam onu yansıtıyorum. İnsan olmak da bu zaten!” diyerek hatasını maskeler. Aslında, insanoğlu sadece kendisine bir kıyak çeker ve ödeyeceği ağır bedelin zeminini hazırlar.
Bu insan olmak değil, çoğu zaman yalnızca kontrolsüzlük.
Duygu patlamasını karakter sanmak, modern insanın en zayıf ve en komik alışkanlıklarından biri. Mike böyle davranmaz. Duygu yükseldiğinde daha az hareket eder. Sesler yükseldiğinde daha sessiz olur. Kaos arttığında hızlanmaz, yavaşlar. Çünkü duyguların geçici, kararların ise kalıcı olduğunu bilir. İnsanların çoğu anlık rahatlama uğruna kalıcı hata yapar. Mike ise dürtüyü bastırır ve doğru zamanı bekler. Bu yüzden çevresindekiler onu sık sık yanlış okur. Sessizliğini korku, durgunluğunu kararsızlık sanırlar. Oysa Mike konuşmuyorsa, sebebi boşluk değil hesap yapıyor oluşudur.
Breaking Bad’de Walter White’a anlattığı “Half Measures” hikâyesi de tam buraya oturur. Mike o sahnede sadece eski bir anısını paylaşmaz. Kararsızlığın maliyetini anlatır. Bazen insanı dağıtan şey tehlikenin kendisi değil, gereken kararı yarım bırakmasıdır. Ne tam geri çekilir ne tam ileri gider. Ne gerçekten kabul eder ne gerçekten müdahale eder. Arada kalır.
“No more half measures, Walter”
İnsanı içten içe kemiren şey de çoğu zaman bu arada kalmışlıktır.
Mike’ın bir başka kritik tarafı da yalnızca kontrol edebildiği şeylere enerji harcamasıdır. Bu kulağa tanıdık gelen ama pratikte neredeyse hiç uygulanmayan bir ilkedir. İnsanlar bütün gün başkalarının ne düşündüğünü, ne olabileceğini, bir şey ters giderse ne yapacaklarını, geçmişte neden öyle davrandıklarını, gelecekte neyle karşılaşacaklarını zihninde döndürür durur. Sonra da “çok stresliyim, çok kaygılıyım”. Elbette öyle olursun. Zihnin çöplük gibi, kendin hariç herkesi barındırıyorsun, hayatında huzur bekleyemezsin ki?
İnsan gerçekten kontrol edemediği şeylere siktir çekebilmeli, benim bile zorlandığım konulardan bir tanesi. Her ne kadar insanların ne düşündüğü umrumda olmasa da sanırım geçmiş ve gelecekle çok fazla kavga ediyorum. Bu beni yakında hasta edecek.
Mike’ın odağı nettir. Hazırlık, zamanlama, pozisyon ve uygulama. Kontrol edemediği şeyler dikkatini sömürmez. Çünkü dikkat sınırsız değildir. Zihinsel enerji de değildir. Her şeye kafa yoran insan, kritik anda tek bir şeye bile tam odaklanamaz. Mike’ın sakinliği biraz da buradan gelir. Zihinsel enerjisini dağıtmaz.
Bunu en net gösteren örneklerden biri Better Call Saul’daki “Bagman” bölümüdür. Jimmy çölde panikledikçe Mike’ın davranışı değişmez. Boş cesaret üretmez, dramatik laflar etmez, duygu patlaması yaşamaz. Önündeki soruna bakar, onu çözer, sonra bir sonrakine geçer. Su, mesafe, görünmemek, hayatta kalmak, doğru anda hareket etmek. Hepsi parça parça ele alınır. Kaos büyüdükçe Mike daha karmaşık hale gelmez. Tam tersine daha sade, daha net ve daha kontrollü hale gelir. Gerçek soğukkanlılık biraz da budur. Her şeyi aynı anda düşünmek değil, doğru anda sadece gerekli olana odaklanmak.
Konuşma biçimi bile bunun parçasıdır. Mike az konuşur. Gerektiği kadar konuşur. Kendini açıklama takıntısı yoktur. İnsanların büyük bölümü gereğinden fazla konuşur çünkü sessizliğe dayanamaz. Boşluğu sözle kapatırlar ve çoğu zaman korkularını, planlarını, zayıflıklarını kendi ağızlarıyla açığa çıkarırlar. Sonra da neden ciddiye alınmadıklarını anlamaya çalışırlar. Mike’ın sessizliği bir stil değil, araçtır. Az konuşmak daha az enerji kaybetmek, daha az açık vermek ve daha çok gözlem yapmak demektir. Gürültülü insanların olduğu bir ortamda sessiz kalan kişi genelde en aptal kişi değil, en tehlikeli kişidir. Çünkü herkes sahnede kendini sergilerken, o veri topluyordur.
Mike’ın sakin görünmesinin bir başka nedeni de rahat biri olması değil, hazırlıklı biri olmasıdır. İnsanlar sakinliği doğal bir mizaç sanıyor. Oysa gerçek sakinlik çoğu zaman hazırlığın sonucudur. Mike paniklemez çünkü kaosu ilk kez görmüyordur. En kötü senaryoya zihninde zaten yer açmıştır. İşlerin ters gitmesini istisna değil, ihtimal dahilindeki doğal sonuç olarak görür. Bu yüzden sürpriz karşısında dağılmaz. İnsanların büyük kısmı hayatı umut üzerinden kurar. “Umarım işler yolunda gider.” “Umarım plan bozulmaz.” “Umarım bugün kötü geçmez.” Böyle yaşayan biri, ilk aksilikte zihinsel olarak çöker. Çünkü sistemi gerçekle değil, temenniyle kurmuştur. Mike ise umutla değil, hazırlıkla yaşar. Umut boşa çıktığında stres üretir. Hazırlık ise güven üretir.
Bir de seçimlerin bedeli meselesi var. Mike’ın en sert taraflarından biri, hiçbir seçimin temiz olmadığı gerçeğini kabul etmesidir. İnsanlar karar almak ister ama sonuç taşımak istemez. Risk almak ister ama bedel ödemek istemez. Hata yapmak ister ama suçluluk hissetmek istemez. Hem istediğini yapıp hem sonuçlardan kaçabileceğini sanmak çocukçadır. Ama yetişkinlerin çoğu tam olarak bunu yapar.
Mike böyle bir illüzyonla yaşamaz. Seçim yapar ve bedelini de hesaba katar. Bu onu iyi biri yapmaz ama net biri yapar. İnsanların çoğu stresi biraz da bu yüzden yaşar. Hayatın sonuç üretmesine şaşırırlar. Oysa her kararın bir faturası vardır. Bunu baştan kabul ettiğinde, en azından zihinsel olarak pazarlık yapmayı bırakırsın. O pazarlık bittiğinde de tuhaf bir sakinlik gelir.
Ego konusunda da aynı sertliği görmek mümkün. Mike’ın egosu yok demek saçma olur, elbette var. Ama direksiyonda oturan o değildir. Çoğu insanın hayatını mahveden şey yetersizlik değil, egonun yönetimi ele geçirmesidir. Haklı çıkma takıntısı, son sözü söyleme ihtiyacı, üstün görünme çabası, küçümsenmeye tahammül edememe hali, saygı gördüğünü sürekli kanıtlama dürtüsü. İnsanlar bunlara kişilik diyor. Değil. Bunlar kırılganlığın farklı kostümleri.
Mike hakaret duyduğunda parçalanmaz. Tehdit duyduğunda rol yapmaz. Bir şey ispat etmeye çalışmaz. Sonuca bakar. Çünkü sonuç odaklı insanla ego odaklı insan aynı baskı altında aynı performansı göstermez. Ego odaklı insan önce gururunu korumaya çalışır. Sonuç odaklı insan ise önce durumu yönetir.
Sabır meselesi de aynı derecede belirleyicidir. İnsanlar artık beklemeyi bilmiyor. Hemen tepki, hemen yanıt, hemen sonuç istiyorlar. Stres onları hızlandırıyor, hız da hataya zorluyor. Mike ise zamanın gücünü biliyor. İzliyor, susuyor, bekliyor. Gerekirse karşı tarafın kendi aptallığıyla açığa düşmesine izin veriyor. Çünkü sabır çoğu zaman pasiflik değil, kontrollü saldırganlıktır. Acele eden insan kendini ele verir. Bekleyen insan ise tabloyu daha net görür.
Sonunda Mike’ın verdiği asıl ders tek cümlede toplanıyor:
Hayat zor olduğu için stresli değilsin. Çoğu zaman kendini yönetemediğin için streslisin.
Bu cümle insanın hoşuna gitmez. Çünkü sorumluluğu dışarıdan içeri taşır. İnsanların çoğu da tam olarak bundan nefret eder. Düşmanı dışarıda görmek daha rahattır. Patron, ekonomi, trafik, aile, ülke, geçmiş, sistem. Bunların hepsi etkendir. Ama insan bütün suçu dışarı atarak kendi dağınıklığını görünmez kılamaz. Çoğu zaman insanın en büyük rakibi yine kendisidir.
Mike’ın farkı dünyayı kontrol etmesi değil. Zaten kimse dünyayı kontrol edemez. Onun farkı, kendi zihnini mümkün olduğunca disiplin altına almasıdır. Gerçeği hızlı kabul eder. Duygularını karar mekanizmasına oturtmaz. Kontrol edemediği şeyleri zihninde büyütmez. Az konuşur. Çok gözlemler. Hazırlık yapar. Sonuçların bedelini kabul eder. Ego yerine netliğe yaslanır. Sabırsızlığa teslim olmaz. Sakinliği savunma değil, silah gibi kullanır.
İnsanlar genelde stresi azaltmak için motivasyon, dikkat dağıtıcı şeyler, rahatlatıcı içerikler ve kaçış yolları arar. Oysa bu kaçış, stresin ilacından çok uyuşturucusudur. Asıl gereken şey konfor değil, kontroldür. Çünkü kontrol arttıkça zihin sadeleşir. Zihin sadeleştikçe stresin yarattığı sis dağılmaya başlar.
Mike Ehrmantraut’ı ilginç yapan şey sadece tehlikeli bir adam olması değil. Onu ilginç yapan şey, birçok insanın sahip olduğunu sandığı zihinsel güce gerçekten sahip olmasıdır. Sessizlikle, disiplinle, hazırlıkla, sabırla ve kontrolle.
İnsanların çoğu sakin görünmek ister. Çok azı gerçekten sakin kalabilecek bir karakter inşa eder.
Baskıyı ortadan kaldıramazsın. Hayatı yumuşatamazsın. İnsanları daha az sorunlu hale getiremezsin. Ama kendini daha net, daha dayanıklı ve daha kontrollü hale getirebilirsin. Bunu yapmadığın sürece stres hep dışarıdan geliyormuş gibi görünür.
Özellikle benim geçmişle kavga etmeyi bırakamıyorsanız hayat gerçekten zorlaşabiliyor. Ben de uzun süre bununla uğraştım aslında hala da uğraşıyorum. Ama gün geçtikçe daha da güçleniyorum. Sadece son zamanlarda farkediyorum ki, başımıza ne gelirse gelsin içimizde büyüten ve aşılamaz hale getiren yine bizleriz. Mike bu anlamda bana farkındalık yaratan karakterlerden biri oldu. Evet, iyi biri değil. Suçlu, hatta bir katil. Ama bütün bunlara rağmen kendine ait sert kuralları olan bir adam.
Belki de asıl mesele bu. Hayatımızı tamamen kontrol edemeyiz ama kendimize ait bazı kurallar koyabiliriz. Duygularımızı değil, davranışlarımızı yönetmeye çalışabiliriz.



